Edebiyat Çalışma kağıdı
Posted by Unknown | 4 Aralık 2013 Çarşamba | Posted in dersler , edebiyat
Namık Kemal
Posted by Unknown | 20 Kasım 2013 Çarşamba | Posted in edebiyat
İstanbul yılları
Genç Osmanlılar
Sürgün yaşamı
Vatan Yahut Silistre
Mağusa (Kıbrıs) Sürgünlüğü
Midilli sürgünlüğü
Ölümü
Sanatçı özellikleri
Eserleri
Ömer Seyfettin
Posted by Unknown | | Posted in edebiyat
Roman
- Ashâb-ı Kehfimiz (1918)
- Efruz Bey (1919)
- Yalnız Efe (1919, 1988)
Risale
- Yarınki Turan Devleti
Öyküleri
- Romanları[değiştir | kaynağı değiştir]
- Ashâb-ı Kehfimiz (1918)
- Efruz Bey (1919)
- Yalnız Efe (1919, 1988)
- Risale[değiştir | kaynağı değiştir]
- Yarınki Turan Devleti
- Öyküleri[değiştir | kaynağı değiştir]
- Acaba Ne idi?
- Acıklı Bir Hikâye
- Aleko
- And
- Antiseptik
- Aşk Dalgası
- Aşk ve Ayak Parmakları
- Apandisit
- At
- Ayın Takdiri
- Ay Sonunda
- Baharın Tesiri
- Bahar ve Kelebekler
- Balkon
- Başını Vermeyen Şehit
- Bekarlık Sultanlıktır
- Beyaz Lale
- Beynamaz
- Birdenbire
- Binecek Şey
- Bir Hatıra
- Bir Hayır
- Bir Kayışın Tesiri
- Bir Temiz Havlu Uğruna
- Bir Vasiyetname
- Bit
- Bomba
- Büyücü
- Cesaret
- Çanakkale'den Sonra
- Çakmak
- Çirkinliğin Esrarı
- Dama Taşları
- Devletin Menfaait Uğruna
- Diyet
- Dünyanın Düzeni
- Düşünme Zamanı
- Eleğimsağma
- Elma
- Efruz Bey
- Falaka
- Ferman
- Fon Sadriştayn’ın Karısı
- Fon Sadriştayn’ın Oğlu
- Forsa
- Gizli Mâbed
- Gürültü
- Havyar
- Hafiften Bir Seda
- Horoz
- Hürriyet Bayrakları
- İffet
- İki Mebus
- İlk Cinayet
- İlk Düşen Ak
- İlk Namaz
- İnsanlık ve Köpek
- İrtica Haberi
- Kaç Yerinde
- Kaşağı
- Kerâmet
- Kıskançlık
- Kızıl Elma Neresi?
- Koleksiyon
- Korkunç Bir Ceza
- Kumrular
- Kurbağa Duası
- Kurumuş Ağaçlar
- Külah
- Kütük
- Lokanta Esrarı
- Makul Bir Dönüş
- Mehdi
- Mehmaemken
- Memlekete Mektup
- Mermer Tezgah
- Miras
- Muayene
- Muhteri
- Müjde
- Nakarat
- Namus
- Nasıl Kurtarmış?
- Nadan
- Nezle
- Niçin Zengin Olmamış?
- Nişanlılar
- Nokta
- Öpücüğün İlkel Bİçimi
- Pamuk İpliği
- Pembe İncili Kaftan
- Perili Köşk
- Pireler
- Primo Türk Çocuğu
- Ruzname
- Rüşvet
- Rütbe
- Sivrisinek
- Şefkate İman
- Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür
- Tavuklar
- Teke Tek
- Terakki
- Teselli
- Topuz
- Tos
- Tuhaf Bir Zulüm
- Tuğra
- Türbe
- Türkçe Reçete
- Uçurumun Kenarında
- Uzun Ömer
- Üç Nasihat
- Velinimet
- Vire
- Yalnız Efe
- Yeni Bir Hediye
- Yemin
- Yuf Borusu Seni Bekliyor
- Yüksek Ökçeler
- Yüzakı
- Zeytin Ekmek
- Akşam Sefası
- Yiğit Çocuk
- Okul Çocuğu
- Bir Çocuk Aleko
Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı Eserleri
Posted by Unknown | 19 Kasım 2013 Salı | Posted in edebiyat
Veysel’in dünyaya geliş hikayesü, Anadolu köylerinde derhal birçok çocuğun ıslakadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün hususilikle dışarıdan bakanlar dahilin alakançtir, olağandışıdır.
Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yüraza yüraza köye dönmüştür.
Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği gizalar, çiçek hastalığı Sivas yöresini adaleıp kavurmaktadır. Veysel’den evvel, iki kız kardeşi çiçek yüzünden ıslakamlarını yitirmiştir.
Yedi ıslakına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel annem nihayetbaharel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün balçıklu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek güçlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun güçundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”
Bu düşmeden nihayetra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir mümkünlıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız alyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden evvel, tarafi çiçek hastalığına yakalanmadan evvel düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o gizalar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası.
Ne var ki, menfiluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası tarafına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu diğeri gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.”
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu durume. Bundan böyle kız kardeşsı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe dahiline kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle dahilli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir çalgı verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da vakit vakit babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de çalgıını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk çalgı derslerini babasının artdaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; akılta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi akılta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.
“Âşık Veysel’in ıslakamında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli çalgııyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan nihayetra Veysel’in bütün artdaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak dahilindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye;
“Eve girerim, yüzüm asık: annem babam durumimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim baş tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, çalgıdan bile farır gibi oldum.”
Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatanne olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle mısraleştirir bunu:
“Ne ovak ki banne olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken ulus
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak dahilin düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı banne
Minnet etmez idim bir kaşık kanne
Mukadder harici gelmez alanne
Neler geldi bu Veysel’in başına.”
Veysel’in annesi ve babası seferberlik nihayetlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; terslikler, şanssizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921’in 24 Şubat’ında annesi, onsekiz ay nihayetra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle işıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi çalgı ozanlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel'de art kalmamaktadır.
Ağabeyi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması dahilin bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka uçurumanın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali'de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu tarafaşma. Veysel’in acılı ıslakamına bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki sene kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne deva o da ıslakamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
“Talih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.”
Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.
“O arkaık alemden, bu diyardan ıraklaşmak, göçmek isteyen bir ruh durumeti dahilindedir.1928’de en iyi artdaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçağrı köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:
“Bu adam, çalgı çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim tenm, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baçık köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay birlikte ıslakıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol artdaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya nihayetbaharel bir çalgı alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken artdaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu olayden bir müddet nihayetra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”
1931 seneında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve artdaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in ıslakamında mühim bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel dahilin A.Kutsi Tecer’le tanışması ıslakamında yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933’e kadar akılta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu senedönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün durumk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... mısrasiyle başlataraf şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
ESERLERİ
Deyişler (1944)
Sazımdan Sesler (1950)
Dostlar Beni Hatırlasın (1970)
Ölümünden nihayetra Bütün Şiirleri (1984)
Nazım HİKMET Kimdir?
Posted by Unknown | 17 Kasım 2013 Pazar | Posted in edebiyat
Ailesi
Üslubu ve Başarıları
Osman Hamdi Bey Kimdir?
Posted by Unknown | | Posted in edebiyat
Osman Hamdi, (doğum 1842 İstanbul - ölüm 24 Şubat 1910 İstanbul) Türk müzeciliğinin kurucusu kabul edilen arkeolog ve müzeci. Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'nin ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu. Ressam.
Yaşamı İlkokul öğrenimini Beşiktaş'taki bir okulda yapan Osman Hamdi, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. 1860 yılında hukuk öğrenimi için Paris'e gönderildi. Bu öğrenimi yanında, aralarında ünlü oryantalist ressam Jean-Leon Gerome'un da bulunduğu devrin ünlü ressamlarının atölyelerinde çalışarak iyi bir resim eğitimi gördü. 1869 yılında ülkesine döndüğünde Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü görevini genç yaşında üstlendi. 1871'de İstanbul'a dönünce Saray Protokol Müdür Yardımcılığına getirildi.
Devletin üst kademelerinde çeşitli görevler yaptı. 11 Eylül 1881 tarihinde İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümayun) Müdürlüğüne atandı. Bu göreviyle kendi yaşamında olduğu gibi, Türk müzeciliğinde de yepyeni ve verimli bir dönem açılmış oldu. 1883'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisini (Güzel Sanatlar Okulu) kurarak bu okulun müdürlüğünü de üstlendi.
1884 yılında eski eserlerin yurt dışına çıkarılmalarını yasaklayan ve o gün için Türk müzeciliği ve eski eserlerin korunması bakımından büyük bir adım olan Asar-ı Atîka Nizamnamesi'ni çıkararak uygulamaya koydu.
Nemrut Dağı, Muğla'nın Yatağan ilçesinin Turgut beldesi yakınındaki Lagina Tapınağı ve Lübnan'daki Sayda (Sidon) antik kentinde kazılar yaptı. Sayda kazısında bulduğu ve arkeoloji dünyasının baş yapıtları kabul edilen, aralarında İskender Lahti'nin de bulunduğu lahitler ve diğer eserlerin sergilenmesi için, büyük bir ileri görüşlülükle ilk Türk müze binası olan bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin 1881 yılında temelin attı ve 1891'de hizmete açtı. 1891-1893 yılları arasında kazı çalışmaları yaparak sürekli kaldığı Turgut'ta ise bir konak yaptırarak 17 yıllık bir süre boyunca aralıklarla buraya uğramış, resimlerinde kullandığı pek çok belirgin ilham unsurunu bu yöreden toplamıştır. Turgut'taki Osman Hamdi Bey konağı günümüzde bir vefasızlık abidesi şeklinde bakımsız durumdadır.
Osman Hamdi Bey'in 1884'de Gebze'ye 5 km. mesafedeki Eskihisar köyünde yaptırdığı, resimhane, kayıkhane ve müştemilatı ile donatılmış köşk ise, 1982 yılında müze binası, müştemilatı ve arsası Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmak suretiyle, bugün Osman Hamdi Bey Müzesi olarak hizmet vermektedir.
Müzecilik çalışmaları ile birlikte resim çalışmalarını da sürdüren Osman Hamdi Bey doğu anlayışı ile yaptığı figürlü kompozisyonları ile Türk resim sanatının başarılı bir temsilcisi oldu. Resimleri yerli ve yabancı birçok müze ve koleksiyonlarda yer almaktadır.
Osman Hamdi Bey 24 Şubat 1910 tarihinde İstanbul Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini kapadı.
Cemal Reşit Rey'in annesinin amcası olan Osman Hamdi Bey, Osmanlı ve batı kültürleriyle eğitilerek yetişmiş bir teknik ve siyaset adamı olan Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın en büyük oğludur.
Bazı Önemli Eserleri
Kahve Ocağı (1879)
Haremden (1880)
İki Müzisyen Kız (1880)
Kuran okuyan Kız (1880)
Çarşaflanan Kadınlar (1880)
Vazo Yerleştiren Kız (1881)
Gebze’den Manzara (1881)
Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882)
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890)
Feraceli Kadınlar (1904)
Pembe Başlıklı Kız (1904)
Kaplumbağa Terbiyecisi (Ö1906)
Mimozalı Kadın (1906)
Şehzade Türbesinde Derviş (1908)
Silah Taciri (1908)
Beyaz Entarili Kız (1908)
Sarı Kurdeleli Kız (1909)
Türk Edebiyatı
Posted by Unknown | 16 Kasım 2013 Cumartesi | Posted in edebiyat
Dil nedir?
Posted by Unknown | | Posted in edebiyat
Atilla İlhan
Posted by Unknown | 13 Kasım 2013 Çarşamba | Posted in edebiyat
HAYATI
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözaltında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanında Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkânlarıyla yayımladı.Televizyon dizileri
- Teleflaş / Kanal 6 (1991)
- Sekiz Sütuna Manşet (1982)
- Kartallar Yüksek Uçar (1983)
- Yarın Artık Bugündür (1986)
- Yıldızlar Gece Büyür (1992)
- Baykuşların Saltanatı(2000)
Romanları
- Sokaktaki Adam (1953)
- Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
- Kurtlar Sofrası (1963)
- Aynanın İçindekiler serisi
- Bıçağın Ucu (1973)
- Sırtlan Payı (1974) Yunus Nadi Roman Armağanı
- Yaraya Tuz Basmak (1978)
- Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981)
- O Karanlıkta Biz (1988)
- Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa (2002)
- Gazi Paşa (2006)
- Fena Halde Leman (1980)
- Haco Hanım Vay (1984)
- O Sarışın Kurt (2007)
- Yengecin Kıskacı (2001)










.gif)

