DAİN FOSSEY KİMDİR

Posted by Unknown | 16 Ocak 2014 Perşembe | Posted in , ,

Dian Fossey

Bu, bu sayfanın kontrol edilmiş bir sürümüdürayrıntıları göster/gizle
Dian Fossey
Dian Fossey.jpg
1984 yılı Kasım ayında Yann Arthus-Bertrand tarafından çekilmiş fotoğrafı.
Doğum 16 Ocak 1932
San Francisco, Kaliforniya, ABD
Ölüm 28 Aralık 1985 (53 yaşında)
Volcanoes Ulusal Parkı, Ruanda
Vatandaşlığı ABD
Dalı Etoloji, primatoloji
Çalıştığı yerler Karisoke Araştırma Merkezi, Cornell Üniversitesi
Öğrenim San Jose State Üniversitesi (BA, Ergoterapi, 1954)
Cambridge Üniversitesi (Doktora, Zooloji, 1974)
Önemli başarıları Dağ gorili ile ilgili çalışmaları ve korunması
Etkilendikleri Jane Goodall, Louis Leakey, George Schaller
Dian Fossey (d. 16 Ocak 1932 - ö. 28 Aralık 1985) Goriller üzerine çalışmış ABD'li etolojisttir. Birçok goril grubuyla kapsamlı incelemeler yapmış, Ruanda'nın dağ ormanlarında yıllarca onları gözlemlemiştir.
Onu ilk paleontolojist Louis Leakey teşvik etmiştir. Yaptıkları Jane Goodall'ın şempanzeler üzerindeki incelemelerine benzerdir. Yaşamının 18 yılını geçirdiği Ruanda Milli Parkında, uğradığı saldırı sonucunda yaşamını yitirmiştir.
1988 yapımı Gorillas in the Mist: The Story of Dian Fossey (Sisteki Goriller) filmiyle, Sigourney Weaver tarafından sinemada canlandırılmış.


Hümanizm Nedir?

Posted by Unknown | 9 Ocak 2014 Perşembe | Posted in ,



Hümanizm:
Batı dünyası millet veya toplumlarının tarihlerinde çok önemli bir yeri bulunan hümanist felsefe, bu felsefenin hayatın değişik alanlarına somut yansıması olan Rönesans ve Rönesans'ın dinî cephesini oluşturan reform hareketi arasında çok yakın ve çoğu zaman iç içe geçmiş bir ilişkiler ağı vardır.
Lâtince "homo"(insan) veya "humanus"tan (insan) gelen "hümanizm" kelimesi, Batı dillerinde XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren görülmekle birlikte, 1850'lerde yaygın bir biçimde ve bugünkü anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Hümanizm’in genel anlamı; "insanlık aşkı, insaniyete muhabbet, insancıllık/insancılık; insanı, renk, ırk, din ve mevkiini dikkate almadan sevmek, onun hayrını düşünmek özel anlamı; "Rönesans çağında Eski Yunayı ve Lâtin edebiyatına dönüp ona değer vereyi, tanıtan, araştıran öğreti"; felsefî anlamı ise; "insanî değerlerin savunulmasını esas alayı dünya görüşü"., veya "Genel olarak, akıllı insan varlığını tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlâkî gelişiminin, rasyonel ve anlamlı bir biçimde, doğaüstü alana hiç başvurmadan, doğal yoldan gerçekleştirebileceğini belirten ve bu çerçeve içinde insanın doğallığını, özgürlüğünü ve etkinliğini ön plâna çıkartan felsefî akımdır.
İlk belirtileri XIV. yüzyılın başlarında İtalya’da görülmeye başlayan hümanizm ve Rönesans, asıl gücüne XV. yüzyılda ulaştı ve XVI. yüzyılın sonuna kadar da varlığını sürdürdü. İtalyan asıllı Dante (1265-1321), Petrarca (1304-1374) ve Boccacio (1313-1375), hümanizm ve Rönesans'ın ilk müjdecileridir. Söz konusu üç şahsiyet, kendilerini Antik Çağ’a bağlayan, ama yüzyıllar önce kopmuş bulunan kültür ve sanat köprüsünü yeniden kurmaya ve böylece hümanist düşünce ve Rönesans hareketini başlatmaya muvaffak olmuşlardır, İtalya’dan sonra XV. yüzyılda İspanya, Portekiz, Fransa, İngiltere ve Almanya'ya sıçrayan hümanizm ve Rönesans, bu ülkelerde de birbirine çok yakın anlayış içinde hayat bulmuştur.
y

Osmanlılarda Toplum

Posted by Unknown | | Posted in ,


Osmanlılarda Toplum
Toplum yaşantısında İslamı Planlar öndeydi.Devletin düzenleyecisi şeriattır.Şearitın kurucusu hükümdarlıktır.Ordunun beslenmesi için server gerekir.Bu serveti sağlıyabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşanyan halka sahip olunmalıdır.Halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması adaletle yönetilmesine bağlıdır.
Osmanlı Devletinde toplum Askeri Sınıf ve Reaya olarak ikiye ayrılırdı.Bu sınıfılar Askeri ve Reaye idir.Askeri yönetenleri, Reaye isede yönetilen halkı oluşturuyordu.
Askeri Sınıf

Askeri sınıf devlet için çalışan kimselerdi.Bu sınıfa mensup kişiler vergi vermezdi.Kendi arasında sınıflara ayrılırdı buınlar ;
Seyfiye

Arapçadan gelme seyf kelimesinden türemiştir ve kılıç anl***** gelir.Temeli kapıkulu ve tımar sistemine dayanırdı.görevleri ise halkı refah ve adalet içinde yönetmekti.Yaptıkları hizmet karşılığında devletten toprak alırlardı.
Bu gruba dahil olanlar ; Kapıkulu askerleri, tımarlı sipahiler, azaplar, subaşılar, beylerbeyleri, vezirler…
Diğer isimleri ise; Ehl-i örf, Ehl-iseyf, ümera
İlmiye

Askerin sınıfın ikinci kısımıdır.Bu bölüme mensup olan kişiler adalet ve eğitim işleriyle uğraşırlardı.İslam dininin esaslarını yerine uyarlar ve ona göre yönetim işlerini üstlenirlerdi.Bu bölümeden olan kişiler noterlik, yargıçlık, mahalli yönetim, kadılık, tıp uzmanları, müderris, imam, müezzin eğitim elemanlığı gibi işleri yaparlardı. .Bu sınıf şuan ki üniversite statüsünde olan medreselerde yetişirlerdi.Bu sınıfa mensup olmak için arapça bilmek şarttı.
Bu sınıfı divanda Şeyhülislam temsil ederdi.
Bu sınıfın diğer adı; ehl-i şer
Kalemiye

Askeri sınıfın son mensubudur ve sınıfdaki kişiler devlet kalemlerinde çalışan memurlardan oluşurdu.Devletin üst sınıf bürokratlarını bu sınıftakiler oluştururdu.
2- Reaya

Bu sınıfdaki kişiler günlük yaşamada yönetimle alakası olmayan kişilerden oluşuyordu ve Askeri sınıf tarafında yönetiliyordu.Özellikleri ise;
* Devlete vergi veriyorlar
* Yönetimde hakları yok
* Geçimini tarım, hayvancılık, ticaret, sanaayi ile sağlıyorlardı.
Yerleşim bakımında Osmanlı Devleti yönetimde olduğu gibi Köylüler ve Şehirliler diye sınıflara ayrılıyorlardı.
Şehirliler

Osmanlıda Şehirler önemli bir yer tutuyordu.Siyasi, askeri bütün işler buralarda yapılırdı.Şehirlerin nufüsü 8-10 binin altındaydı ama İstanbulun nufüsü, 700 bin kişi ile Avrupanın en büyük şehiri idi.Şehirde yaşan halklarda kendi aralarında 4 sınıfa ayrılırdı bunlar,
* Askeriler
* Tacirler
* Esnaf
* Diğerleri…
Askeriler

Bu sınıfa mensup olan kişiler yönetimde rol oynarlardı.Bunlar, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı, defterdar…
Tacirler
Osmanlı Devleti ticaret yolları üzerinde olduğunda tacirlikde gelişmiştir.En önemli yerleri ise İstanbul, Trabzon, Kahire, İskenderiye, Şam, Selanik…
Esnaflar

Şehir halkının büyük bir kısımını oluşturuyorlardı.Hammaddeyi işlerler ve ürettikleri malları satarlardı.Günümüzde olduğu gibi çırak, usta, kalfa gibi kendi aralarında sınıfları vardı.İşe çıraklıkdan başlanır sonra kalfa, usta , şeyh, nakip, duacı, çavuş, yiğitbaşı, ve kethüdalığa kadar yükselinebilirdi. Üst seviyedekiler alt seviyede olanları denetim altında tutarlardı.
Diğer Gruplar

Diğer gruplar ise işsizler, göçebeler, seyyar satıcılar ve günümüzdeki ipsiz sapsız kimsele yer alıyordu.
Köylüler

Osmanlı Toplumunun büyük bir kısımı köylerde yaşıyorlardı.Köyde yaşayan halka devletin verdiği raaiyyet çiftliği vardı.Köylüler bu toprakları eker biçer ve karşılığında sipahiye vergi öderlerdi.Bu toprağı devremezlerdi.Bunun dışında Tımar Sistemi ile üretim sağlanırdı.

Saimone de Beauvoir kimdir?

Posted by Unknown | | Posted in , ,

Saimone de Beauvoir kimdir?

Simone Lucie Ernestine Marie Bertrand de Beauvoir (Simone de Beavoir) Fransız yazar ve felsefecidir. Feminizmin temellerini atan düşünürlerden biridir.

Simone de Beauvoir Hayatı

Simone de Beauvoir Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak 9 Ocak 1908’de dünyaya gelmiştir. Ataerkil bir ailede büyüdüğünü söyler. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.

Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Sainte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sorbonne’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanıştı.1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Jean-Paul Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Simone de Beauvoir felsefede en iyi idi. Jean-Paul Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmiştir.

İlk karşılaşmalarından çok kısa süre sonra Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ayrılmaz bir ikili olur. Yaşam boyu süren bu macera ve tutku doludur. Başka erkek ve kadınların da müdahil olduğu ilişkileri sarsılmaz bir nitelik kazanır.

2. Dünya Savaşı'ndan sonra Modern Zamanlar isimli politik gazetede çalışır ve ölene dek bu gazetede editör olarak hayatına devam eder. 14 Nisan 1986'da vefat eder. 1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır.

En önemli eserleri
1943 yılında Simone de Beauvoir, Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü yapıdan nasıl zarar gördüğünü anlatır.

En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı eseridir.

 Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluğun göze çarptığı kitapta Varoluşçulukta olduğu gibi  temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır.

Simone de Beauvoir Lezbiyen Miydi?
Simone de Beauvoir açık ilişkilerden ve açık evlilikten yana olduğunu sıkça belirtmiş, hayatını da buna göre yaşamış biri idi. "Second Sex" isimli kitabında "21 yaşımda her iki cinsiyetin de tecrübleerini elde etmiştim" diye yazar. L'Invitée adlı eserinde ilişkilerini detaylandırır. Mülakatlarında Jean-Paul Sarte ile olan açık evliliğinden mutluluğunu dile getirmiştir.

1990 yılında iki cilt olarak yayınlanan günlükleri ve Sartr'e yazdığı mektupları ile bir çok kere kadınlarla da ilişkiye girmiş olduğu ortaya çıkmıştır.

1952 yılında Amerikali fotoğrafçı Art Shay tarafından çekilen çıplak fotoğrafı Le Nouvel Observateur dergisi tarafından 2008 yılında yayınlandığında olay olmuştu.

ORHAN VELİ KANIK KİMDİR?

Posted by Unknown | 7 Ocak 2014 Salı | Posted in ,

Orhan Veli Kanık Kimdir? Kısaca Hayatı ve Edebi Kişiliği


Türk şiirinin hececi şairlerinden Orhan Veli Kanık, 1914 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde yapan Orhan Veli, daha sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Ancak üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Çeşitli resmi görevlerde memur olarak çalıştı.

Orhan Veli Kanık'ın ilk şiirleri 1936 yılında Varlık Dergisi'nde yayımlandı. Şiirlerinde yerleşik kalıp ve klişeleri yıkan basit ve sade halk dili ile sıradan insanın güncel yaşamına eğilen Orhan Veli, arkadaşlarıMelih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile "Garip" akımını kurdu. 1947 yılında "Yaprak Dergisi"ni çıkardı. 1947-1950 yılları arasında 28 sayı yayımlanan dergi, Orhan Veli'nin 14 Kasım 1950'de ölümü üzerine "Son Yaprak" adını taşıyan son sayısı ile yayımını durdurdu.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Orhan Veli'nin gençlik dönemi şiirleri, Mehmet Hamdi ve Ahmet Muhip Dıranas etkilerini taşır. Fransız sembolistlerinden de dikkate değer biçimde etkilendi. Daha sonra "Garip" akımının oluşumuna yol açan "yadırgatıcı" şiirlerini yazdı. Melih Cevdet ve Oktay Rifat ile birlikte şiirin "insanın beş duyusuna değil, aklına hitap eden bir sanat" olduğunu belirterek yeni akımın en temel ilkesini açıkladı.

Orhan Veli, şiirde sürekli bir arayışın simgesi oldu. Oktay Rifat'ın deyimi ile "Şiirde birkaç kuşağın arka arkaya gerçekleştirebileceği hızlı değişimleri birkaç yıl içine sığdırmıştır." Orhan Veli'nin yayımlanan eserleri arasında "Garip ve Vazgeçemediğim", "Destan Gibi", "Yenisi", "Karşı" adlı kitaplar sayılabilir. 

Orhan Veli Kanık, 14 Kasım 1950 tarihinde hayatını kaybetti.

TURGUT UYAR KİMDİR?

Posted by Unknown | | Posted in ,

Turgut Uyar Kimdir? Turgut Uyar'ın Hayatı Kısaca


Turgut Uyar, 1927 yılında Ankara'da doğdu. 1946'da Bursa Askeri Lisesi'ni, 1947'de de Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. Personel subayı olarak çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, 1958'de askerlikten ayrılıp, Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayii'nde memurluk yaptı. 1969'da kendi isteğiyle emekli oldu. 

İlk şiiri, 1947 yılında Yedigün dergisinde yayımlandı. Kaynak dergisinin düzenlediği yarışmada ikincilik kazandı. Yarışmada seçiciler kurulunda bulunan Nurullah Ataç'ın daha sonra da titizlikle izlediği ve beğendiği bir şair olarak dikkatleri üzerine çekti. Şiirleri Varlık, Dost, Pazar Postası, Değişim, Papirus, Yeni Dergi, Türk Dili, Oluşum gibi dergilerde çıktı.

Şairin ilk şiirlerini topladığı "Arz-ı Hal" (1949)'de çeşitli etkilenmeler, ikinci kitabı "Türkiyem"de ise etkilerin azaldığı, çevre izlenimlerinin, kişisel duyguların ve içli bir anlatımın sürdüğü gözlenir. Uyar, "Dünyanın En Güzel Arabistan"ı (1959) ile ustaca değişimin içine girer.

İkinci Yeni şiir anlayışının en yetkin örnekleri sayılan şiirleri "Tütünler Islak" (1962) adlı kitabında yer alır. "Her Pazartesi" (1968) adlı şiir kitabı şairin İkinci Yeni öncesiyle İkinci Yeni döneminin bir bileşimi gibidir.

"Tütünler Islak"la Yeditepe Şiir Armağanı'nı ve Lucretius'tan Tomris Uyar'la birlikte yaptığı "Evrenin Yapısı" adlı çevirisiyle de 1975 TDK Çeviri Ödülü'nü kazandı.

Turgut Uyar, 1985 yılında hayatını kaybetti.

Turgut Uyar, Çağdaş Türk şiirinin önde gelen adlarından biriydi. İnsanın mutluluk arayışını dile getiren Uyar, imge düzeniyle genç kuşakları da etkilemişti...

NELSON MANDELA KİMDİR

Posted by Unknown | | Posted in ,

Nelson Mandela Kimdir? Nelson Mandela'nın Hayatı


Nelson Mandela, 18 Temmuz 1918'de bir kabile şefinin oğlu olarak dünyaya geldi. Methodist okullara devam etti ve Fort Hare'de siyahların gittiği üniversiteye 1938'de kabul edildi. Ancak, Oliver Tambo ile bir öğrenci boykoyu örgütleyince üniversiteden 1940'ta kovuldu. 

Nelson Mandela, ağır siklet olarak boks yaptı ve öğrencilerin çoğunluğunu beyazların oluşturduğu Witwatersrand Üniversitesi'nde hukuk eğitimi gördü.

Mandela, Tambo ve Sisulu, Afrika Ulusal Kongresi Gençlik Derneği'ni 1944'te kurdular. Bu derneğin 1950'de başkanı olan Mandela, Afrika Ulusal Kongresi'nin 1952'de düzenlediği direniş kampanyasının da örgütleyicisi oldu.

Mandela ve Tambo, Güney Afrika'nın ilk siyah hukuk danışmanlığı şirketini kurdular. Ancak, 1952'de Komünizmi Ezme Yasası gereğince, halk ayaklanmasını teşvik etmekten suçlu bulundular. Bundan sonra, Mandela'nın çalışmalarını engelleyen bir dizi emirler geldi.

Mandela, gizlice çalışmalarını yürütmeye devam etti. Özgürlük Bildirisi'ni imzalayan siyah ve beyaz 155 Güney Afrikalı ile birlikte Aralık 1956'da ihanetle suçlandı. 

Dava 1960'ta sona erdi ve bütün sanıklar serbest bırakıldı. Ancak, Mandela yeniden tutuklanırım kuşkusuyla yer altına geçti ve böylece 17 ay mücadelesini gizlice yürüttü.

Güney Afrika'da planlanan iki günlük grevin polis tarafından ezilmesinden sonra, Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi içindeki bir grup arkadaşı, silahlı mücadelede karar kıldılar. Mandela, yayınladığı bir bildiride, "Barışçı bir propaganda ve mücadele için bize her imkan kapatılmıştır. Afrikalılar, hükümetin baskıcı siyasetlerini protesto etmek için barışçı bir şekilde evlerinde oturma hakkına bile artık sahip değildir" dedi.

Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi'nin yasadışı ilan edilerek kapatılmasından önce, bu örgütün başkan yardımcısıydı. Silahlı mücadele kararından sonra, bu örgütün "Ulusal Mızrağı" adlı askeri kanadının ilk komutanı oldu. Mandela, Afrika'da dolaştı, askeri eğitim aldı ve örgütüne destek sağlamaya çalıştı. Güney Afrika'ya dönüşünde 1962'de tutuklandı ve ülkeyi yasadışı yollardan terk ettiği ve siyahları isyana kışkırttığı gerekçesiyle beş sene ağır iş cezasına çarptırıldı.

Haziran 1964'te Mandela ve yedi arkadaşı, ömür boyu hapisle cezalandırıldılar. Mandela, 1962 yılında girdiği cezaevinden 1990 yılında çıktı. 

Nelson Mandela, 10 Mayıs 1994'te Güney Afrika'nın ilk siyah Devlet Başkanı oldu. 5 Aralık 2013'te hayatını kaybetti.

YILMAZ GÜNEY KİMDİR KISACA

Posted by Unknown | | Posted in ,

Yılmaz Güney Kimdir? Kısaca Hayatı - Biyografisi



Yılmaz Güney, kimliğinde yazan adı ile Yılmaz Tütün, 1 Nisan 1937 yılında Adana'da doğdu. Çocukluk yıllarında sinema salonlarında çalıştı. Türk sinemasına ilk adımını da öyle atmış oldu. Ama hayatını değiştiren olay yönetmen Atıf Yılmaz'la tanışmasıyla oldu. Asistanı olarak işe başladı. 

"Bu Vatanın Çocukları" ve "Ala Geyik" filmlerinin senaryolarını yazdı. Bu filmlerde oyunculuğa da ilk adımını attı. Her ne kadar sinemacı kimliğiyle bilinse de edebiyatla ilişkisi de hep güçlü oldu. Hayatına yön veren olaylar da kalemi nedeni ile başladı. 1961 yılında 18 ay hapis cezası aldı. Mahkumiyeti biter bitmez de beyaz perdeye geri döndü. Küçük bütçeli filmlerde başı dik duran Anadolu çocuğu rolleriyle bütünleşti. Kendine sarsılmaz bir yer edindi. "Çirkin Kral" lakabı da o dönemde geldi. 

Güney, o zamana kadar olan oyuncu profilini altüst etti. İyilerin yakışıklı, kötülerin de çirkin olduğu dönemler geride kaldı. Efsaneleşmeye doğru giderken yönetmen koltuğuna da oturdu. Türk sinemasının önemli filmlerinden "Umut"u çekti. Altın Koza Film Festivali'nde en iyi film ödülünü aldı. Sonraki yıllarda Çirkin Kral'ın kariyeri de özel hayatı da hareketli geçti. 12 Mart Darbesi sırasında 10 yıl hapse mahkum edildi. Genel afla çıktı. Klasikler arasında yer alan ve müziğiyle de çok sevilen "Arkadaş"ı da o yıl çekti. Ancak Çirkin Kral'ı yine mahpusluk bekliyordu. Adana'da bir hakimin öldürülmesine karıştı. 19 yıl hapse mahkum edildi. 

Cezaevinde de üretmeye devam etti. O dönemde kaleme aldığı "Sürü" ve "Yol" filmleri, Türk sinemasının klasikleri arasına girdi. 1981'de Isparta Yarı Açık Cezaevi'nden izinli olarak ayrıldı. Bir daha vatan topraklarına dönmedi. "Yol" filminin kurgusunu tekrar yaptı. Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu. Güney, yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Aynı yıl Fransa'da "Duvar" adlı filmin yönetmenliğini yaptı. 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi. 

PİRİ REİS HAKKINDA BİLGİ

Posted by Unknown | 4 Ocak 2014 Cumartesi | Posted in ,

Asıl adı Muhiddin Piri olan Piri Reis, 1465 yılında Gelibolu'da doğdu. Birtakım kaynaklar ise aslen Konyalı olduğunu söylemektedir. Osmanlı denizcilerinden Gelibolulu Kemal Reis'in yeğenidir. Amcasının onun hayatında önemli bir yeri vardır. Denize ilk amcasıyla birlikte açıldı.

1487 ile 1493 yılları arasında Akdeniz'de yapılan akınlara katıldı. 1486'da Osmanlı Devleti'nin görevlendirmesi üzerine, amcası ile birlikte İspanya'da katliama uğrayan Müslümanlar'ın yardımına gitti. 1494 yılında ise Osmanlı donanmasının resmi olarak hizmetine girdi. 1500 yılında yapılan Mora Seferi'nde gösterdiği üstün başarıyla ön plana çıktı. Bu sefer sırasında Osmanlı Kaptan-ı Deryası'nın hayatını kurtarmıştı.

Amcası Kemal Reis, 1511'de ölünce bir süre Gelibolu'ya yerleşti. Burada “Kitab-ı Bahriye” adlı kitabı üzerinde çalıştı. 1513 yılında gerçeğe en yakın ilk dünya haritasını çizdi. 1516'da yapılan Mısır Seferi'ne ve 1522'de yapılan Rodos Seferi'ne katıldı.

1525 yılında hazırladığı çalışması Kitab-ı Bahriye'yi, Kanuni Sultan Süleyman'a sundu. Portekizlilerin ele geçirdiği Aden'i 1548 yılında geri aldı. 1554 yılında idam edildi.

ALİ KUŞÇU HAKKINDA BİLGİ

Posted by Unknown | | Posted in ,

ALİ KUŞÇU, ünlü bir Türk astronomi ve matematik bilginidir (Öl. 1474). Maveraünnehir’de doğdu. Semerkant şehrinde Bursalı Kadızade-i Rumî’den ve değerli bir bilgin olan Timur’un torunu Uluğ Beyden (Bak.) ders aldı. Öğrenimini tamamlamak için Kirman’a gitti. Sonra Semerkant’a döndü. Uluğ Beyin kurduğu rasathaneye müdür oldu. Uluğ Beyin öldürülmesi üzerine Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Kendisine değer verildi. Uzun Haşan, Ali Kuşçu’yu elçilikle Fatih Sultan Mehmet’e gönderdi. Fatih, onu çok beğendi. İstanbul’da kalmasını istedi. Ali Kuşçu, Tebriz’e dönüp elçilik görevini bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. Sahn-ı Seman medreselerinden birine müderris oldu. OsmanlI imparatorluğunda, ilk matematik okulunu kurdu ve öğrenci yetiştirdi. Ali Kuşçu’nun çeşitli bilim dallarında birçok eseri vardır. Astronomiye ait Fethiye adlı kitabını, Fatih adına yazmıştır.

Piri Reis Kimdir ? Hayatı ?

Posted by Unknown | 2 Ocak 2014 Perşembe | Posted in ,

Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhyiddin Pîrî'nin ailesi IIç Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman'dan İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç etmiştir. Pîrî Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis'tir.
Pîrî denizciliğe amcası Kemal Reis'in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de korsanlık yaptılar; Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya gönderdi. Bu sefere katılan Pîrî Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.
Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid'in Akdeniz'de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine 1494'te amcası ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıktı ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.
Pîrî Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Pîrî Reis, 1495-1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.


Pîrî Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinde Rodos adası
Pîrî Reis, 1511'de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros Kardeşler'in idaresi altındaki donanmada halaoğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz'de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan[kaynak belirtilmeli], Kristof Kolomb'un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.
Barbaros Kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Pîrî Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim'e gönderildiğinde Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Pîrî Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatı buldu.
Pîrî Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve "Dünya ne kadar küçük..." demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve "biz doğu tarafını elimizde tutacağız.." demiştir.. Padişah, daha sonra 1929'da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir.
Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Pîrî Reis, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525'da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu.
Pîrî Reis'in 1526'ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye'den izlenebilir. Pîrî Reis, 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.
1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alan Pîrî Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros'un 1546'da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.

Ali Kuşçu Kimdir?

Posted by Unknown | | Posted in ,

Astronom ve kelâm âlimi olan Ali Kuşçu, 1403'te Semerkand'da doğdu. Türk ya da Fars olduğuna dair iddialar mevcuttur. Babası Muhammed, Timur İmparatorluğu Sultanı ve astronomu Uluğ Bey'in kuşçusu olduğu için ailesi "Kuşçu" lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, Bursalı Kadızâde Rûmî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman'a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı. Ali Kuşçu, Semerkand ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür oldu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Osmanlı Devleti ile barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra II. Mehmed'in davetiyle İstanbul'a geldi. Osmanlı - Akkoyunlu sınırında Fatih Sultan Mehmed'in emriyle büyük bir törenle karşılanan Ali Kuşçu, Ayasofya medresesine müderris oldu. 16 Aralık 1474 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

Tarihte Bugün 21 Aralık

Posted by Unknown | 21 Aralık 2013 Cumartesi | Posted in ,


•1918 - Osmanlı padişahı Vahdettin, Meclis-i Mebusan'ı feshetti.
•1925 - Sovyet sinema yönetmeni Sergey Ayzenştayn'ın Potemkin Zırhlısı adlı filmi gösterime girdi.
•1937 - İlk uzun, sesli ve renkli çizgi film olan ve Walt Disney'in yapımcılığındaki Pamuk Prenses ve Yedi Cücelerin galası yapıldı.
•1948 - İrlanda bağımsızlığını ilan etti.
•1953 - Türk-Fransız Ticaret Antlaşması imzalandı; anlaşma hükümlerine göre Fransa, Türkiye'ye 100 milyon lira tutarında kredi açacak.
•1958 - De Gaulle, Fransa'da 5. Cumhuriyetin başkanı seçildi.
•1959 - İlk İlhan İskender Tiyatro Armağanı'nı Nedret Güvenç ve Ulvi Uraz aldı.
•1959 - Kim dergisi bir ay süreyle kapatıldı. Kim'in sahibi ve yazı işleri müdürü Şahap Balcıoğlu'na 16 ay hapis cezası verildi.
•1961 - Londra'dan Tel Aviv'e giden İngiliz Havayolları British Airways'a ait yolcu uçağı, Esenboğa Havaalanı'ndan ayrılışından bir dakika sonra düşerek parçalandı: 26 ölü, 8 yaralı.
•1963 - Kıbrıs ta 21 Aralık Olayları Kanlı Noel.Kıbrıs Katliamı.
•1964 - İngiliz parlamentosu cinayet suçu için verilen ölüm cezasını kaldırdı.
•1968 - Apollo 8 ay yörüngesindeki görevleri için fırlatıldı.
•1969 - Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar istifa etti, yerine Şaban Yıldız seçildi.
•1971 - TL'nin değeri yeniden belirlendi: 1 dolar = 14 lira.
•1971 - Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine Avusturyalı diplomat Kurt Waldheim seçildi.
•1972 - Doğu Berlin'de iki Almanya arasında Temel Anlaşma imzalandı.
•1973 - İstanbul'da Hacı Bekir'in Kadıköy, Karaköy, Beyoğlu ve Eminönü işyerlerinde grev başladı.
•1978 - Kahramanmaraş'ta sağcılar iki sol görüşlü öğretmeni öldürdü.
•1979 - Sovyetler Birliği, Afganistan'ı işgal etti.
•1985 - Konya Genelevi'nde çalışan kadınlar kendilerini teşhir etmeleri yasaklanınca greve gittiler.
•1986 - Şanghay'da toplanan 50 bin öğrenci demokrasi istedi.
•1987 - İkinci Turgut Özal hükümeti kuruldu. Özal hükümeti Cumhuriyet döneminin 46. hükümeti.
•1988 - Pan American World Airways'a ait Boeing 747 tipi yolcu uçağı, Londra-New York seferini yaparken, İskoçya'nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak etti: 21 ülkeden 270 kişi öldü (yerde bulunan 11 kişi dahil).
•1989 - ABD, Panama'yı işgal etti.
•1990 - Lice Kaymakamlığına baskıları şikayet etmek için giden köylülere ateş açıldı, 1 kadın ve 1 çocuk öldü.
•1991 - Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna, Kazakistan, Moldova, Azerbaycan, Ermenistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Kırgızistan liderleri, bir araya gelerek Sovyetler Birliği'ne son verdiler ve Bağımsız Devletler Topluluğu'nu (BDT) (Commonwealth of Independent States) kurduklarını açıkladılar.
•1995 - Beytüllahim şehrinin kontrolü İsrail'den Filistin'e geçti.
•1999 - Hakkında iki gıyabi tutuklama kararı bulunan Şişli eski belediye başkanı Gülay Aslıtürk Londra'da yakalandı.
•2005 - İngiltere'de aynı cinsler arasında evlilik yasallaştı. Elton John ve hayat arkadaşı David Furnish bu yasadan ilk yararlanan çift oldu.
•2012 - Maya takviminde 13. baktunun başlangıcı.(5200 yıl)

Preveze Deniz Savaşı (27 Eylül 1538)

Posted by Unknown | 17 Aralık 2013 Salı | Posted in ,


Kaptan-ı Derya Hayreddin Paşa, 1538 yılının kış ve bahar aylarını, Kanunî Sultan Süleyman'ın emriyle İstanbul'da kalarak yeni bir donanmanın inşası hazırlıklarıyla geçirmişti. O sırada Almanya imparatorluğu, İspanya krallığı ile Papa ve Venedik hükümetleri, harp halinde bulundukları Osmanlı devletine karşı bir antlaşma yapmış bulunuyorlardı.
7 haziran 1538'de Hayreddin Paşa, kırk parça kadırga ile 2.Adalar seferine çıkmak zorunda kalmıştı. Sefer zamanı geldiğinde; padişah emriyle vezirlerin kendi keselerinden inşa ettirmekte oldukları 100 gemiden sadece onu tamamlanmış geri kalan doksan tanesi henüz bitirilememişti. Hayreddin Paşa bu gemiler bitirilmedikçe denize çıkmak niyetinde değildi. Fakat Salih Reiskomutasındaki 20 geminin muhafazasında Mısır'dan getirilmekte olan Hint hazinesini ele geçirmek isteyen Andrea Doria'nın 40 kadırga ile Girit sularına geldiği haber alınmıştı.
Bunun üzerine Hayreddin Paşa, kırk gemilik filosuna üç bin tüfek endaz yeniçeri ile ümeradan Kocaeli Sancakbeyi Ali, Teke Sancakbeyi Hürrem, Sayda Sancakbeyi Ali ve Alaiye Sancakbeyi Mustafa beyleri, cümle askerleriyle beraber alarak İstanbul'dan ayrıldı. Hayreddin Paşa'nın denize açıldığını haber alan Andrea Doria, derhal o sulardan ayrılarak İtalya sahillerine gitmişti.
Osmanlı gemileri evvela İmroz adasına gitmiş ve evvelce orada batmış olan bir gemiden çıkarılan on yedi topla gemiler takviye edilmişti. Buradan Sporad adalarına yelken açılmış ve ilk olarak Avrupa korsanlarına yataklık eden Skiatos adası zapt olunmuştu. İstanbul'da inşası biten 90 gemi ile Hint hazinesini İstanbul'a teslim eden Salih Reiskomutasındaki yirmi kadırga bu adaya gelerek Hayreddin Paşa'ya katıldılar.
Bu sulardaki diğer adalar da teker teker düşmandan temizlendi ve yedi gemi dolusu ganimet ve esir İstanbul'a gönderildi. Daha sonra Girit adası, yedi gün süreyle her tarafından vurulmuş, karaya çıkan Türk denizcileri adanın içlerine kadar sarkarak bir kısım kaleleri zaptetmişti. Bu harekat sonunda alınan çok miktardaki ganimet ve on beş bin esir de İstanbul'a yollandı.
Buradan Rodos istikametinde bulunan Kerpe adasına gidilerek bu ada ve Kaşot adacığı zapt edildi. Daha sonra İstanköy adasına gelindi, oradan Eğriboz'a gidilerek adaların korunmasına memur edilen Salih bey komutasındaki filo ile birleşildi.
Beş ay içinde yirmi beş ada zapt eden ve Venedik'in Adalar deniziyle alâkasını tamamen kesen Hızır Hayreddin Paşa'nın bu son seferi üzerine; Papa 3.Paul'ün teşvikiyle uzun zamandan beri hazırlanmakta olan haçlı donanmasının teşkili ve Türk donanmasına karşı çıkarılması işi çabuklaştırıldı.
Hızır Hayreddin Paşa, İstanköy adasındayken, haçlıların hazırlıklarını tamamladıklarına dair bazı haberler almış ve Eğriboz adasına geldiği zaman Andrea Doria komutasındaki muazzam bir haçlı donanmasının 22 Eylülde Korfu adasında toplandığını ve oradan Preveze'ye taarruz ederek kaleyi kuşattığını öğrenmişti. Bunun üzerine bir gönüllü filosunuTurgut Reis'in komutasında keşif için öncü göndererek kendisi de donanmasıyla arkadan yola çıktı.
Osmanlı donanması 23 Eylül'de Preveze'ye gelerek Arta körfezine girmiş ve harekete hazır bir durumda demirlemiş bulunuyordu. Hayreddin Paşa kaleyi hemen tamir ve tahkim ettirmeye başladı. 25 eylülde Andrea Doria komutasındaki haçlı donanması da Preveze önlerine gelmiş ve körfez ağzının iki mil kadar açığında mevki almıştı.
Haçlı donanması her bakımdan çok üstün durumda bulunuyordu. İspanya - Portekiz 80 kalyon, Venedik 10 kalyon ve 70 kadırga, Papalık 36 kadırga, Sen-Jan şövalyeleri 10 kadırga, Cenova 1 kalyon, 52 kadırga ve diğer bazı hristiyan ülkeleri 49 kalyon vermişti ki hepsi 308 gemi tutuyor, bu miktar 300 parça yük ve taşıt gemisiyle 608'i buluyordu. Bu gemilerden 15-20 kadarı karaka denilen çok büyük tekneler olup, 2.000 personeli bulunmaktaydı. Düşmanın 2.500-2.600 kadar topu ve 60.000 kadar askeri vardı.
Buna karşılık Türk donanması 122 parça kadırga ve firkate sınıfı gemilerden kurulmuştu. 366 top ve 3.000 yeniçeri ile beraber 8.000 cenkçi taşıyordu.
Barbaros Hayreddin Paşa donanmasının ileri gelen komutanlarıyla kendi gemisinde bir harp meclisi kurdu. Bu toplantıda, komutanlarının karaya asker ve top çıkarılması hususundaki isteklerini önce uygun bulmadı, fakat düşmanın gece Preveze boğazından içeri girmek istediğini haber alınca, sahile bazı toplar koydurttu. Ayrıca gönüllü alayından Murat, Turgut, Güzelce Mehmet, Sadık ve bazı reisler birkaç parça gemiyle körfez dışına çıkarak düşmanı ürkütmüşlerdi.
27 Eylülde birkaç yürük düşman kadırgası Preveze Boğazı'na gelip donanmamız cihetine toplar atarak nümayişte bulununca, Hayreddin Paşa, Preveze boğazından çıkıp, haçlı donanmasına meydan okumuştu. Donanmamız, tabıl ve nakkareler çalınarak dışarı çıkıp, altı mil açıldıktan sonra savaş nizamına girmiş ve hilâl şeklinde bir dizi teşkil eden bütün gemiler, başlarında bulunan üçer topu ateşleyerek düşmana saldırmıştı. Saldırının şaşkınlığıyla Andrea Doria yanlış manevra yapmış ve donanmasını pek müşkül bir duruma sokmuştu. Hayreddin Paşa, bundan hemen faydalanarak 40 gemilik bir filoyu ileri sürüp, haçlı donanmasını ikiye bölmek istemiş, bu pek tehlikeli durum üzerine, Doria donanmasına ricat emri vermiş ve düşman Korfu istikametine çekilmişti. Karanlık bastığı cihetle düşman izlenememiş, Türk donanması da Arta körfezi dışarısında ve Preveze önlerinde mevki almıştı.
O gece Hayreddin Paşa'nın başkanlığında toplanan harp meclisi, düşmanın ezici üstünlüğüne rağmen, savaşa zorlanıp, kesin bir sonucun alınmasına kara veriyordu. Türk donanması gece yarısından sonra hareket ederek, Paksos adası önlerine geldiği zaman, keşif gemileri Aya Mavri adasının güneyindeki incir limanında (Porto Figo) düşman donanmasının direklerinin görüldüğünü bildirdi.
Günün ilk ışıkları etrafı aydınlatırken, haçlı donanması, Türklerin gelmekte olduğunu görmüş, Hayreddin Paşa'nın üstün cüret ve cesareti Doria'yı şaşırtmıştı. Derhal kurulan harp meclisinde, Doria bir hücûma taraf olmadığı halde, filo komutanlarının söz dinlememeleri üzerine harbi kabule mecbur kalarak, donanmasını Preveze üzerine harekete geçirdi.
Bu sırada Türk donanması sahil tarafında bir dizi halinde ilerliyor ve gittikçe düşman donanmasına doğru gelmeye başlayarak bir gün evvelki gibi hilâl şeklindeki savaş nizamına girmiş bulunuyordu. Donanmamızın savaş hattı üç filodan meydana gelmişti. Ortadaki filoya Hayreddin Paşa komuta ediyor, öz oğlu Hasan ve manevi evlâdı diğer Hasan Reisler bu filoda bulunuyordu. Sağdaki filo, Kazdağlı Salih Reis'in, soldaki ise devrin büyük coğrafya ve matematik bilginlerinden Seydi Ali Reis'in komutasındaydı. Hilâl şeklindeki savaş nizamının arka tarafında bulunan gönüllü filosuna Turgut Reis komuta ediyor, Murat, Güzelce Mehmet ve Sadık Reis'ler de bu filoda bulunuyordu.
Düşman donanması borda nizamında olup, gemiler büyüklüklerine göre birbirinin arkasında üç kat halinde yer almışlardı. Bu hattın ilki kalyonlarla karakalardan, ikincisi kadırgalardan ve üçüncüsü de küçük gemilerden meydana geliyordu. Bu duruma nazaran öndeki kalyon ve karakalardan kurulu ağır filo,bir nevi siper görevi görüyor, Doria ikinci hattı teşkil eden kadırgalar filosunun başında bulunuyordu.
Haçlı donanmasındaki İspanya - Portekiz kalyonlarına Franco Doria, Venedik kalyonlarına Alessandro Condalmiero, Venedik kadırgalarına Vincenzo Capello ve Papalık filosuna Aquilea Patriği Marco Grimani komuta ediyordu. Amiral gemisinde kara kuvvetleri komutanı general Fernando de Gonzaga da bulunmaktaydı.
Preveze açıklarında iki taraf donanması kendi savaş nizamları içinde birbirlerine yaklaşırken, cenuptan esen çok sert rüzgar, aleyhimize idi. Bu sebeple donanmamızın moralinin sarsıldığını gören Hayreddin Paşa Kuran-ı Kerim'den iki Ayet yazdırıp gemisinin iki tarafına bıraktırmış ve az sonra rüzgarın dindiği görülmüştü. Katip Çelebi, Hayreddin Paşa'nın bu davranışını şöyle anlatmaktadır:
"...Derhal Paşayı gazi iki ayet yazıp gemisinin iki tarafına bırakdıkda, rüzgâr sakin olup barçalar hareketten kaldı.
Kıssadan hisse budur ki, serdar olan namdarlar yalnız esbab-ı cismaniyyeye itimad itmeyüp kaadir oldukları kadar esbab-ı ruhaniyyeye dahi riayet ve itibar eylemek lazımdır.
"

Rüzgârın kesilmesi düşmanın ağır gemilerini hareketsiz bırakınca Doria, öndeki büyük gemilerden şiddetli bir top ateşi açtırmıştı. Fakat kalyonlardaki büyük topların menzili kısa olduğundan, bütün mermiler denize düşüyordu. Hayreddin Paşa da hücum emri vermiş, Türk gemileri, boru, nakkare ve nefir sedaları ve askerin "Allah Allah" avazeleri arasında heybetle ilerlemeye başlamıştı. Hafif gemilerimizdeki top menzilleri daha uzun olduğundan, bu menzil mesafesine varılıp ateş açılacağı sırada ileri çıkan bir düşman kalyonu püskürtülmüş ve Türk toplarının menzil üstünlüğünden istifade edilerek düşmanın ön hattaki ağır gemileri tahrip edilmeye başlanmıştı. Bu durum üzerine, Doria ile Venedik amirali Capello ikinci hattaki kadırgalarını harekete geçirerek Türk donanmasını iki ateş arasına almak istemişler, fakat şiddetli ateşimiz ve bu esnada Turgut Reis'in bir çevirme hareketi karşısında ricata mecbur olmuşlardı.
Savaşın bu en şiddetli anında ortalığın duman ve ateşle görünmez hale gelmesinden faydalanmak isteyen Doria, birkaç defa Türk donanmasına iki ateş arasın almak için manevralar yapmaya çalışmış, fakat her seferinde Hayreddin Paşa'nın pek mahirâne mukâbil manevraları ile karşılaşmıştı. Birkaç saat süren şiddetli bir savaştan sonra düşmanın ön hattaki kalyon ve karakaları tamamen tahrip edilmiş ve Hayreddin Paşa meşhur yarma hareketi için emir vermişti.
Askerin tekbir sesleriyle yapılan şiddetli bir hücûm sonunda düşmanın ön hattaki gemileri ikiye ayrıldı ve Türk donanması arka taraftaki kadırgalar filosunun üzerine yürüdü. Bu sırada Turgut Reis emrindeki gönüllü filosuyla düşmanın arkalarına saldırmıştı. Haçlı donanması bir taraftan yarılırken, bir taraftan da müthiş bir Türk çemberi içine düşecek duruma gelmişti. Andrea Doria, büyük bir ümitsizlik içinde iki eline iki gülle almış dövünüyor ve donanmasına ricat emri veriyordu.
Artık denizde yüzen o muhteşem haçlı donanmasından sadece bütün aksamı harap olmuş, mağlup ve perişan gemiler vardı. Bunlardan bir kısmı dağınık ve perişan bir halde, gecenin karanlığından faydalanarak, muzaffer Türk donanmasının önünden kaçıyordu. Bu sırada şimşek ve yağmurla karışık bir fırtına çıkmış ve donanmamız, savaş sahasına dönerek demirlemişti. Burada pek harap durumdaki düşman gemilerine Barbaros Hayreddin Paşa'nın emriyle ateş verilmiş ve sabaha kadar savaş alanı aydınlıklar içinde kalarak, sanki büyük zafer kutlanmıştı.
Doria bu savaşta yalnız kalyon ve karaka olmak üzere 128 büyük savaş gemisi kaybetmişti ki, bu miktar Türk donanmasının bütün mevcudundan fazlaydı. Ayrıca orta ve küçük gemilerden kayıpları da bulunuyordu. Türkler ise hiç gemi kaybetmemişler sadece birkaç yüz şehit ve yaralı vermişlerdi.
Hayreddin Paşa, Boğdan Seferi'nden dönmekte olan Kanuni'ye öz oğlu Hasan Bey'le, Preveze zafernamesini göndermiş ve Yanbolu'da ordugahını kurmuş bulunan padişah, divanı toplayıp, zafernameyi komutanlarıyla beraber ayakta dinlemişti. Katip Çelebi bu töreni şöyle anlatıyor:
"...Divan kurulup fetihname ayağ üzere okundu, Hakk'a hamd-ü şükr-i firavan ettiler."

Kaynaklar

1. Resim.1) İstanbul Deniz Müzesi, 1866, Ohannes Umed Beyzad

tarihte bugün

Posted by Unknown | 16 Aralık 2013 Pazartesi | Posted in ,

Tarih                                                  Bilgi    

16/12/1474 Ölüm Türk gökbilimci, matematikçi ve dilbilimci Ali Kuşçu İstanbul'da öldü.(d. 1403)


16/12/1631 Olay Vezüv yanardağı faaliyete geçti: yaklaşık 4.000 kişi öldü.


16/12/1727 Olay Türkiye'de ilk kitap (Vankulu Lugati) basıldı.


16/12/1770 Doğum Alman besteci Ludwig Von Beethoven doğdu.


16/12/1773 Olay Boston Tea Party: Amerikan kolonistleri çay vergilerini protesto etmek için Boston limanındaki üç İngiliz gemisine girip 300 den fazla çay sandığını denize döktüler.


16/12/1899 Doğum Noël Coward, İngiliz oyun yazarı, besteci ve aktör


16/12/1902 Olay Türkistan'da 6,4 şiddetinde deprem: yaklaşık 4.500 kişi yaşamını yitirdi.


16/12/1918 Olay Giresun'da Işık adlı milli gazete çıkmaya başladı.


16/12/1920 Olay Çin'in kuzeybatısındaki Ganzu eyaletinde 8,6 büyüklüğünde deprem: 200 bin kişi öldü.


16/12/1921 Ölüm Fransız besteci Camille Saint–Saens


16/12/1922 Ölüm Gabriel Narutowicz seçimle işbaşına gelen ilk Polonya devlet başkanı


16/12/1925 Olay Milletler Cemiyeti Konseyi, daha önce saptanan ''Brüksel hattı''nı, Türk-Irak sürekli sınırı olarak kabul etti. Bu karar uyarınca Musul Irak'ta kaldı.


16/12/1928 Doğum Philip Kindred Dick , Amerikalı bilim-kurgu roman ve kısa hikaye yazarı (ö. 1982)
16/12/1928 Doğum Arthur C. Clarke, 2001: Bir Uzay Destanı ile ünlenen İngiliz bilim kurgu yazarı


16/12/1932 Olay Samsun-Sivas demiryolu hattı işletmeye açıldı.


16/12/1938 Doğum Liv Ullman, Bergman filmleriyle ün kazanan Norveçli aktrist


16/12/1946 Olay İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi, İstanbul İşçi Sendikalar Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü’nü kapattı. Ayrıca, Yığın, Noror, Gün, Ses, Sendika, Dost dergi ve gazeteleri yasaklandı. Yarın gazetesi ve Büyük Doğu dergisinin yayımı 4 ay süreyle durduruldu.


16/12/1948 Olay Kamboçya bağımsızlığını ilan etti.


16/12/1949 Olay Ahmet Sukarno Endonezya'nın ilk cumhurbaşkanı oldu.


16/12/1956 Ölüm Basın-Yayın Genel Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Katipliği yapan; mizah yazarı, romancı, gazeteci Ercüment Ekrem Talu 68 yaşında İstanbul'da öldü.


16/12/1959 Olay Vatan gazetesi bir ay süreyle kapatıldı.


16/12/1964 Doğum Celal Kadri Kınoğlu, tiyatro ve televizyon oyuncusu


16/12/1965 Ölüm Kurtuluş Savaşı komutanlarından Sinan Tekelioğlu
16/12/1965 Olay NASA Pioneer-6 sondasını Delta roketiyle uzaya gönderdi. Sonda ile en son temas 8 Aralık 2000 de oldu.
16/12/1965 Ölüm İngiliz romancı ve oyun yazarı W. Somerset Maugham (d. 25 Ocak 1874)


16/12/1967 Olay Stanford-Universitesinde bir grup bilim adamı, eşi tekrar yapılabilen DNA'yı ayrıştırmayı başardı.


16/12/1969 Olay İstanbul Boğaz Köprüsü, 303 milyar liraya ihale edildi.


16/12/1972 Doğum 381;eljko Kalac, Avustralyalı futbolcu
16/12/1972 Olay Sol Yayınları sahibi Muzaffer Erdost'un 7,5 yıllık mahkûmiyeti Yargıtay'da onaylandı. Muzaffer Erdost, Vladimir İlyiç Lenin'in “Ne Yapmalı” adlı kitabını yayımlamaktan yargılanmıştı.


16/12/1974 Olay Televizyon haberlerinde gösterilen Kuzey Amerika haritasının Vladimir İlyiç Lenin'e benzediği ihbar edilince savcılık soruşturma başlattı.


16/12/1982 Olay Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem tahliye oldu.


16/12/1985 Olay Mafya hesaplaşması: Paul Castellano ve Thomas Bilotti, Gambino ailesinin lideri John Gotti'nin emriyle New York'ta bir restoranın önünde vurularak öldürüldü.


16/12/1986 Olay Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
16/12/1986 Basın Yayın Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.


16/12/1988 Ölüm Sinema ve tiyatro sanatçısı Hüseyin Kutman


16/12/1989 Ölüm ABD'li sinema oyuncusu Lee van Cleef


16/12/1990 Olay Jean-Bertrand Aristide Haiti'nin ilk demokratik seçimlerini kazandı ve seçimle işbaşına gelen ilk başkan oldu.
16/12/1990 Olay Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı tablosu rekor fiyatla satıldı: 1 milyar 750 milyon lira.


16/12/1991 Olay Halkın Emek Partisi (HEP) genel başkanlığına Feridun Yazar seçildi.


16/12/1992 Olay Sigara üretiminde devlet tekeli tarihe karıştı; Başbakan Süleyman Demirel, özel sektöre ait Philsa sigara fabrikasını açtı.


16/12/1996 Olay Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı yeniden açıldı.


16/12/1998 Olay IV. Ulusal Yayın Kongresi Ankara'da çalışmalarına başladı.
16/12/1998 Olay Amerika, Irak'a "Çöl Tilkisi" harekatını başlattı. Harekatın nedeninin Irak'ın Birleşmiş Milletler'in ülkede yaptığı kitle imha silahlarını kontrolünü engellemesi olduğu ileri sürüldü.


16/12/2002 Olay NATO ile AB arasında, "NATO-AB Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası Ortak Bildirisi" ile stratejik işbirliği anlaşmasına varıldı. Uzlaşma, ABnin, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) çerçevesinde oluşturacağı askeri birimlerin, NATOnun lojistik, stratejik ve istihbarat alanlarındaki yeteneklerini kullanabilmesine olanak tanıyor.
16/12/2002 Ölüm Gazeteci, yazar Rakım Ziyaoğlu
16/12/2002 Ölüm Basın Şeref Kartı sahibi Rakım Ziyaoğlu İstanbul'da öldü.


16/12/2006 Ölüm ABD'li tarihçi Stanford Shaw


16/12/869 Doğum Yözay, 57. Japon İmparatoru

Tarihte Bugün 14 Aralık

Posted by Unknown | 14 Aralık 2013 Cumartesi | Posted in ,


1819 - Alabama, ABD'nin 22. eyaleti oldu.
1900 - Bilim adamı Max Planck, kuantum teorisini Berlin Fizik Birliği'ne sundu.
1911 - Norveçli Roald Amundsen Güney Kutbu'na ulaştı.
1927 - Çin'de Çan Kay-Şek kuvvetleri Kanton'daki komünist ayaklanmayı bastırdı.
1936 - Ankara 19 Mayıs Stadı açıldı.
1936 - İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi kuruldu.
1939 - Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti üyeliğinden çıkarıldı.
1954 - Kıbrıs sorunu Birleşmiş Milletler'de görüşüldü. Türk delegesi Selim Sarper, "Kıbrıs, Türk sahillerinden 40 mil ötededir. Yunanistan'a 600 mil mesafede olan bu ada Yunanistan'ın olamaz" dedi.
1955 - Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Kamboçya, Seylan (şimdiki Sri Lanka), Finlandiya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Ürdün, Laos, Libya, Nepal, Portekiz, Romanya ve İspanya Birleşmiş Milletler Örgütü'ne dahil edildiler.
1959 - Başpiskopos Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı oldu.
1960 - Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) kuruldu. 9 Ortak Pazar üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA'ya üye 7 ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada tarafından kuruldu. Türkiye de anlaşmayı imzaladı.
1960 - İstanbul Boğazı'nda Yunan ve Yugoslav tankerleri çarpıştı; 52 kişi öldü.
1962 - NASA'nın Mariner-2 adlı uzay aracı Venüs gezegeninin yakınından geçti. Mariner-2 dünyaya Venüs hakkında bilgi yolladı.
1977 - Tunç Okan'ın yönettiği “Otobüs” filmi gösterime girdi.
1977 – CHP'li Aytekin Kotil İstanbul Belediye Başkanı oldu.
1981 - İsrail, Suriye kontrolündeki Golan Tepeleri'ni ilhak etti.
1983 - İstanbulVaniköy'deki 100 yıllık Hasan Birinci Yalısı çıkan yangında tamamen yandı.
1989 - Şili'de ilk demokratik seçimler yapıldı.
1990 - Polonyalı futbolcu Koseçki 2 milyon dolara Galatasaray'a transfer oldu; bu rakam Türkiye'de o güne kadar ödenen en yüksek transfer ücretiydi.
1994 - Demokrasi Partisi (DEP) avukatlarından Av. Faik Candan öldürülmüş olarak bulundu.
1995 - Savaşın tarafları Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Milošević (Sırbistan), ve Franjo Tuđman (Hırvatistan) arasında Dayton Antlaşması Dayton, Ohio'da (ABD) imzalandı. Eski Yugoslavya'da son üç yıldır süren savaş sona erdi.
1996 - Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) Ankara'da düzenlediği "Demokratik devlet, halk için bütçe" mitingine 100.000 kişi katıldı.
1999 - Fransa'dan Türkiye'ye iadesi kararlaştırılan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkiye'ye getirildi.
2000 - 18 cezaevinde, 865 tutuklu ve hükümlünün başlattığı ve 20 Kasım'da ölüm orucuna dönüştürülen açlık grevini sona erdirmek üzere harekete geçen arabulucu heyet grevin sona ermesi için girişimlerde bulundu. Heyetin tutuklu temsilcileriyle yürüttüğü görüşmeler sonuç alınamadan sona erdi.
2002 - DYP 7. olağan büyük kongresi'nde, Elazığ milletvekili Mehmet Ağar, Genel Başkan seçildi.
2002 - Irak`taki BM silah denetçileri şefi Hans Blix, Irak`tan geçmişte ve şu anda kimyasal, biyolojik ve balistik füze programlarıyla ilgili çalışan bilim adamlarının listesini istedi.

Harem

Posted by Unknown | 10 Aralık 2013 Salı | Posted in


Harem,lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, hane kadınlarının yabancı erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, bazı yorumlara göre İslamiyet'in hicap anlayışının bu bölümlere, hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır.
                                                         OSMANLIDA HAREM
Osmanlı hareminde ortalama olarak 400 kadın bulunduğu, bu sayının 1600'e kadar çıkabildiği ifade edilmektedir. Devlet içinde yer edinmeye başlayan haremin İki temel fonksiyonu vardır;
Birincisi Padişah'ın aile yaşamını sürdürdüğü, padişah, şehzade ve devlet ileri gelenlerine cariye ve eş temin edilen yerdir. Fatih'le birlikte şehzadeler yabancı hanedanlar ile evlenmeyi bıraktıklarından bu çok önemli ve hanedanın devamı için vazgeçilmez bir fonksiyondur[kaynak belirtilmeli].
İkincisi bir okuldur. Enderun mezunu devşirme gençlerle sarayda eğitim almış cariyelerin evlendirilmesiyle eğitime dayanan bir aristokrasi kurulmuştur. Padişaha ve hanedana bağlı bir aristokrasi yaratılmasını sağlamak için cariyelerin eğitilmesini sağlayan kurumdur.
Osmanlı’da harem, herkesin giremediği bir ortamdı. Sözcük olarak harem 'dokunulmaz, kutsal' anlamına gelir. Bilinenin aksine Osmanlı'da 'Harem-i Hümayun', devlet adamları yetiştiren 'Enderun' mekteplerine paralel bir kurumdu.

Osmanlı haremine alınan hadım erkek hizmetçiler (tavaşiler) iki gruba ayrılmaktaydı: Ak Hadımlar ve Siyah hadımlar.

Tarihte Bugün 9 Aralık

Posted by Unknown | 9 Aralık 2013 Pazartesi | Posted in , ,


1851 - Montréal'da YMCA'nin Kuzey Amerika'daki ilk şubesi açıldı.
1893 - İstanbul'da günlerce süren soğuk hava yüzünden Haliç dondu.
1905 - Fransa'da din ve devlet işlerini birbirinden ayıran bir yasa kabul edildi.
1917 - Kudüs, İngiliz ordularının işgal etmesiyle Osmanlı Devleti'nin elinden çıktı.
1923 - İstanbul'da, Ağa Han'ın Başbakan İsmet Paşa'ya gönderdiği mektubu yayımlayan gazeteciler tutuklandı.
1925 - Yerli kumaştan elbise giyilmesi kanunu çıktı.
1926 - Darülelhan'da (konservatuvar) Türk müziği öğretimine son verildi.
1928 - Latin harfleriyle ilk mezar taşı dikildi. Avukat Ali Kemal Bey annesi Aliye Hanım'ın mezar taşını Latin harfleriyle yazdırdı.
1938 - Başkent Ankara'nın yeni tren garı hizmete açıldı.
1941 - Çin; Japonya, Almanya ve İtalya'ya savaş ilan etti.
1945 - Fenerbahçe, Yunanistan'ın Enosis takımını 5-1 yendi.
1946 - Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi'nin ikinci aşaması "Doktorlar'ın Duruşmaları" yla başladı. Bu duruşmalarda insanlar üzerinde deneyler yapan Nazi doktorlar yargılandılar.
1949 - Birleşmiş Milletler Kudüs'te yönetimi aldı.
1950 - Harry Gold, II. Dünya Savaşı sırasında atom bombasının sırlarını Sovyetler Birliği'ne verdiği için 30 yıl hapisle cezalandırıldı.
1951 - İstanbul Şişli Camii'nde Evita Peron için mevlüt okundu.
1952 - Tiyatro sanatçıları Ruhi Su, Ulvi Uraz, Aclan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav, Süheyl Terek tutuklandı. Sanatçıların Paris'te faaliyet gösteren İleri Jön Türkler örgütüyle ilişkileri olduğu iddia edildi.
1953 - General Electric şirketi tüm Komünist personelini işten atacağını ilan etti.
1961 - Tanzanya bağımsızlığını kazandı. Julius Nyrere cumhurbaşkanı oldu.
1962 - Tanganika kuruldu.
1963 - Zangibar Sultanlığı bağımsızlığını kazandı.
1965 - Nikolay Podgorni Sovyetler Birliği devlet başkanı oldu.
1967 - Ankara'da üniversite öğrencileri NATO'ya karşı direniş mitingi düzenledi.
1979 - 2 gün önce silahlı saldırı sonucu ölen Prof.Dr. Cavit Orhan Tütengil'in cenazesine katılmak isteyenlerle güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı: 1 işçi öldü, 8 kişi yaralandı, 61 kişi de gözaltına alındı.
1987 - Gazze Şeridi'ndeki Cebaliye mülteci kampına İsrail askerleri saldırı düzenledi.
1990 - Solidarność (Bağımsız Özerk İşçi Sendikası "Dayanışma") hareketinin lideri Lech Wałęsa Polonya'da başkanlık seçimlerini kazandı.
1992 - İngiltere Prensi Charles ve Prenses Diana ayrıldıklarını açıkladılar.
1995 - Nazım Hikmet'in "Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam" heykeli, Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın da katıldığı törenle Ankara Atatürk Kültür Merkezi bahçesine yerleştirildi.
1999 - Düzce'nin il, Kaynaşlı ve Derince'nin ilçe yapılmasına ilişkin Kanun Hükmünde Kararname, Resmi Gazete'de yayımlandı.
2002 - Endonezya hükümetiyle Aceh'teki ayrılıkçılar arasında 26 yıllık savaşı sona erdiren antlaşma imzalandı.
2002 - ABD'nin ve dünyanın ikinci büyük havacılık şirketi United Airlines konkordato başvurusunda bulundu.
2004 - Kanada Anayasa Mahkemesi, eşcinsel evliliklerin anayasaya uygun olduğu kararını verdi.

Vladimir Lenin Kimdir ?

Posted by Unknown | | Posted in ,

Vladimir İliç Ulyanov, 22 Nisan 1870'te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisidir.Ağabeyi Aleksandr'ın çara karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887'de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi ve üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yeraldığı için üniversiteden atıldı.
1891'de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni dışarıdan bitirdi. 1895'te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg'a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu.Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya'ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi; orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart'ında Minsk'te toplanan bir kongreyle kuruldu.
1900'de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre'ye yerleşti. Aralık 1900'de yayımlanmaya başlayan İskra gazetesindeki bir makalesinde ilk kez 'Lenin' takma adını kullandı. RSDİP'nin 1903'te ikinci kongresinde, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci-demokratik diktatörlük konularında ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, Merkez komite ve İskra yazıkurulunda çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik(çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik(azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.
1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907'de yeniden Avrupa'daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra kendi hükümetlerine destek olma politikasının sosyal-şoven bir politika olduğunu ileri sürerek, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi'nden sonra Petrograd'a döndü. Nisan Tezleri'yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya'ya kaçmak zorunda kaldı. Burada yazdığı Devlet ve Devrim adlı eseriyle proletaryanın iktidarı burjuva devlet mekanizmasını parçalayarak alması gerektiğini belirtti.
1917 Ekim'inde gizlice Petrograd'a döndü. 7 Kasım 1917'de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917'de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924'te Gorki kentinde öldü.

İlginç esrarengiz bilgi

Posted by Unknown | 7 Aralık 2013 Cumartesi | Posted in


MISIR VE NÜBYE: KOMŞU VE RAKİP

Nübye, Mısır'ın güneyinde yer alan ve güçlü kabilelerce yönetilen bir bölgeydi. Mısırlılar, güneyde bu denli güçlü bir komşuları olmasından hoşlanmıyordu: Bunun en önemli nedenlerinden biri de Batı Asya’daki egemenliklerini finanse etmek için Nübye’deki altın madenlerine bağımlı olmalarıydı. Bu nedenle 18.hânedan firavunları (M.Ö.1539-1292), Nübye’yi fethetmek için ordular gönderdi ve Nil boyunca garnizonlar kurdu. Nübyeli kabile şeflerini yönetici tâyin ettiler ve kayırdıkları Nübyelilerin çocuklarını Teb’de okuttular. Mısır hakimiyetine boyun eğen Nübyeli elitler, Mısır kültürünü ve ruhâni geleneklerini benimsemeye başladı. Mısır tanrılarını, özellikle Amon’u tanıdılar, Mısır dilini kullandılar, Mısır gömü yöntemlerini uyguladılar ve sonra da piramitler inşa ettiler Görünüşe göre Nübyeliler, “Mısırmâni”ye ilk tutulanlardı.

19.yy sonu ve 20.yy başındaki Mısır bilimciler, bunu bir zayıflık göstergesi olarak yorumlayacaktı. Ama yanılıyorlardı: Nübyeliler, jeopolitik falcılık yeteneğine sahipti. M.Ö..8.yüzyıla gelindiğinde Mısır, parçalanmıştı ve kuzeyi meşruluk kazanmak için göstermelik bir şekilde firavunluk geleneklerini benimseyen Libyalı şefler tarafından yönetiliyordu. Libyalı şefler, yerlerini sağlamlaştırınca, Amon’a olan dini bağlılıkları gevşedi; Karnak’taki rahipler tanrısız bir sondan korkmaya başlamıştı. Peki Mısır’ı tekrar eski güçlü ve kutsal konumuna getirecek kimse yok muydu?

Mısırlı rahipler, güneye baktı ve aradıkları cevabı orada buldular. Karşılarında Mısır’a ayak basmadığı halde Mısır’ın mânevi geleneklerini korumuş bir halk vardı. Nübyeliler, açıkça “Papadan daha Katolik olmuştu”.

MISIR'IN DİRİLİŞİ: PİYE

MÖ.730’da Piye adında bir adam, Mısır’ı Mısır’dan kurtarmanın tek yolunun onu istila etmek olduğuna karar verdi. Bir kurtarıcı gelene kadar, her yer fenâ halde kana bulanacaktı.

“Ahırınızdaki en iyi atları hazırlayın!” diye emir verdi komutanlarına. O muazzam piramitleri inşa eden muhteşem uygarlık, yoldan çıkmış; küçük kabile şefleri tarafından parçalanmıştı. Piye, yirmi yıldır Afrika’daki büyük bölümü günümüz Sudan’ında yer alan Nübye bölgesinde kendi krallığını yönetiyordu. Ama kendisini aynı zamanda Mısır’ın gerçek hakimi, II.Ramses ve III.Tutmosis gibi firavunların uyguladığı ruhâni geleneklerin meşru vârisi olarak görüyordu. Piye, belki de Aşağı Mısır’a hiç gitmediği için onun bu iddialarını ciddiye almayanlar da vardı. Ve şimdi Piye, yozlaşan Mısır’ın boyun eğişine ilk elden tanık olacak, daha sonra da “Aşağı Mısır’ın, güçlü parmaklarımın tadına bakmasına izin vermeliyim.” diye yazacaktı.



Piye’nin askerleri Nil Nehri’nin kuzeyine yelken açtı. Yukarı Mısır’ın başkenti Teb’de karaya çıktılar. Kutsal topraklarda savaşa girmenin bir adabı olduğuna inanan Piye, askerlerine savaştan önce Nil’de yıkanarak arınmalarını, en kaliteli keten giysilerini kuşanmalarını ve vücutlarına –kendi koruyucu tanrısı olarak tanımladığı koç başlı güneş tanrısı Amon’a adanan- Karnak’taki tapınağın suyundan serpmelerini söyledi. Piye, kendisi de bir ziyafet verdi ve Amon’a kurbanlar sundu. Böylece günahlarından arınan komutan ve adamları, yollarına çıkan bütün ordularla savaşmaya başladı.

Bir yıl süren seferin sonunda Mısır’daki bütün liderler silahlarını bıraktı. Aralarında –Piye’ye haberci göndererek, “Merhametli ol! Bu utanç günlerinde senin yüzüne bakamam; ateşinin karşısında duramam, haşmetinden korkarım” diyen- Nil deltasının güçlü kabile şefi Tefnahte de vardı. Yenilenler, hayatlarına karşılık Piye’den kendi tapınaklarında ibadet etmesini, en değerli mücevherlerine el koymasını ve en iyi atlarını almasını istediler. O da bu isteklerini yerine getirdi. Ve ardından tir tir titreyen tebaasının önünde, “İki Ülkenin Efendisi” olarak henüz kutsanmış olan Piye, beklenmedik bir şey yaptı: ordusunu ve savaş ganimetlerini toplayıp güneye, Nübye’ye yelken açtı ve bir daha da Mısır’a dönmedi.

Piye 35 yıl süren hükümdarlığının ardından M.Ö..715’te öldüğünde, tebaası onu, isteklerine uygun olarak yanında çok sevdiği dört atı ile birlikte Mısır tarzı bir piramide gömdü. 500 yıldan uzun süredir ilk kez bir firavun bu şekilde gömülüyordu. Ne yazık ki önemli başarılar kazanan bu büyük Nübyelinin yüzü tarihin sayfalarından silindi. Nübye’nin başkenti Napata’daki tapınakta yer alan rölyefte Piye’nin sadece bacakları duruyor. Görünüşü hakkında öğrenebildiğimiz tek şey var, o da teninin siyah olduğu.

Piye, siyahi firavunlar diye anılan, ülkenin 25. Hanedanı’nın bir üyesi olarak, Mısır’ı üç çeyrek yüzyıl boyunca yöneten bir dizi Nübye kralının ilkiydi. Gerek Nübyeliler gerekse düşmanlarının steller üzerine kazıdıkları yazıtlardan, bu hükümdarların kıta üzerinde bıraktıkları büyük ayak izlerini saptamak mümkündür. Siyahi firavunlar, parçalanan Mısır’ı yeniden birleştirip ülkeyi görkemli anıtlarla donattılar ve güneyde günümüz Hartum’undan kuzeyde Akdeniz’e kadar uzanan bir imparatorluk kurdular. Kana susamış Asurlular’a karşı koydular ve belki de bu sırada Kudüs’ü de kurtarmış oldular.

ŞABAKA

Mısır, Nübye yönetimi altında yeniden Mısır oldu. Piye’nin 715’deki ölümünden sonra erkek kardeşi Şabaka, Mısır başkenti Memfis’e yerleşerek 25.Hanedanı güçlendirdi. Kardeşi gibi, Şabaka da eski firavunluk geleneklerini benimseyerek, 6.Hanedan hükümdarı II.Pepi’nin adını aldı; düşmanlarını öldürmek yerine, onları Mısır köylerini Nil baskınlarından koruyacak bentlerin yapımında çalıştırdı.
Şabaka, imar projeleriyle Teb’i ve Luksor Tapınağı’nı müsrifçe donattı. Karnak’a diktirdiği pembe granit heykelde, Kuş ülkesi stilindeki tacının üzerinde çifte “Uraeus” –iki ülkenin efendisi olduğunu simgeleyen iki başlı kobra- ile betimleniyordu. Şabaka, mimari ile olduğu kadar, askeri gücü ile de Mısır’a Nübyelilerin kalıcı olduğunun işaretini veriyordu.



Asurlular doğuda hızla kendi imparatorluklarını kuruyorlardı. M.Ö..701’de günümüz İsrail topraklarında yer alan Judah’a yürüdüklerinde, Nübyeliler harekete geçmeye karar verdi. İki ordu Eltekeh kentinde karşılaştı. Ve her ne kadar Asur İmparatoru Sanherib, büyük bir zafer duygusuyla “onları yenilgiye uğrattık” diye böbürlendiyse de, belki yirmi yaşlarındaki genç bir Nübye prensi, büyük firavun Piye’nin oğlu kurtulmayı başardı. Toptan bir katliam yapmaktan yana olan Asurluların bu prensi öldürememiş olmaları, mutlak bir zafer kazanamadıklarının göstergesidir.

Asurlular kentten ayrılıp Kudüs kapılarına dayandığında, Kudüs’ün savaşa hazır lideri Hezekiel, Mısırlı müttefiklerinin onları kurtarmaya geleceği umudundaydı. Asurlular ona Eski Ahit’te de geçen şu ünlü yanıtı verdi: “İşte sen şu kırık kamış değneğe, Mısır’a güveniyorsun; bu değnek kendisine yaslanan herkesin eline batar, deler. Firavun da kendisine güvenenler için böyledir.”

Ve o zaman kutsal metinler ve diğer kaynaklarda belirtildiğine göre, bir mucize gerçekleşti: Asur ordusu geri çekildi.

Salgın bir hastalığa mı tutulmuşlardı yoksa yukarıda bahsedilen Nübyeli prensin Kudüs’e doğru ilerlediği yolunda kokutucu haberi mi almışlardı? Kesin olarak bilinen şu ki, Sanherib kuşatmayı kaldırdı ve küçük düşmüş bir şekilde dörtnala ülkesine döndü. 18 yıl sonra da kendi oğulları tarafından burada katledildi.

TAHARKA : BİR RÜYANIN SONU

Eltekeh’den canını kurtaran, daha sonra Asurluların “bütün büyük tanrıların lanetlediği kişi” diye söz ettiği, Piye’nin oğlu, acımasız prens Taharka’nın Mısır üzerindeki etkisi öylesine güçlü oldu ki, düşmanları bile bıraktığı izleri silemedi. Hükümdarlığı sırasında Nil üzerinde gemiyle Napata’dan Teb’e kadar gitmek, mimarlık harikaları arasında bir gezintiye çıkmak demekti. Mısır’ın her yanında, pek çoğu şimdi dünya müzelerinde yer alan büstler, heykeller ve onun adını ya da görüntüsünü taşıyan anıtlar inşa etti. Heykellerin çoğu rakipleri tarafından tahrip edildi. Ölümden sonra geri dönmesini önlemek için çoğu kez heykellerinin burnu kırıldı. İki ülkenin efendisi olma iddiasını tanımamak için de alnındaki çifte “uraeus” parçalandı.



Babası Piye, Mısır’a gerçek firavunluk geleneklerini getirmişti. Amcası Şabaka, Memfis ve Teb’de bir Nübye varlığı oluşturmuştu. Ama her ikisinin de ihtirası, 690’de Memfis’de tahta çıkan ve 26 yıl boyunca birleşik Mısır ve Nübye imparatorluklarının başında kalan 31 yaşındaki bu komutanınkinin yanında sönük kaldı. Taharka, 25.Hanedan için en uygun zamanda tahta çıkmıştı. Nil deltasındaki kabile şefleri bastırılmıştı ve Kudüs’te onu yenmeyi başaramayan Asurlular bu Nübye hükümdarına bulaşmak istemiyordu. Mısır sadece ona aitti. Tanrılar ona barışla birlikte refah da sundu. Tahttaki altıncı yılında yağmurlarla kabaran Nil, hiçbir köye zarar vermeden vadileri kaplayarak muhteşem ürünler alınmasını sağladı. Taharka’nın dört ayrı stelde bahsettiği gibi kabaran sular bütün yılanlar ve fareleri yok etti. Belli ki Amon ona gülümsüyordu.

Taharka’nın kazandıklarıyla yetinmeye niyeti yoktu. Siyasi kazançlarını kullanması gerekiyordu. Bu nedenle, Mısır’ın genişleme döneminde olduğu Yeni Krallık’tan (yaklaşık M.Ö..1500’de) beri görülen en büyük imar kampanyasını başlattı ve tabi bundan da en büyük payı iki ülkenin kutsal başkentleri Teb ve Napata aldı.



[SIZE=2]Hakimiyetinin yaklaşık 15.yılında, gösterişli bir imparatorluk kurma çalışmaları arasında belki bir parça kibir de Nübyeli hükümdarı ele geçirmeye başlamıştı. Lübnan kıyılarındaki kereste tüccarları Taharka’nın mimari konusundaki doymak bilmez iştahını sürekli ardıç ve sedir ağacı sağlayarak gideriyordu. Asur kralı Asarhaddon bu ticaret yolunu kapatmak istediğinde, Taharka Asurlular'a karşı bir isyanı desteklemek üzere güney Levant’a asker gönderdi. Asarhaddon bu hareketi bastırdı ve intikam için M.Ö..674’te Mısır’a girdi. Ama Taharka’nın ordusu düşmanlarını geri püskürttü.

Bu zafer Nübyeli’nin egosunu iyice kuvvetlendirdi. Akdeniz boyunca uzanan isyancı devletler de onun bu zafer sarhoşluğuna ortak olarak Asarhaddon’a karşı ittifak kurdu. 671’de Asurlular isyanı bastırmak üzere Sina Çölü’ne yürüdü. Zafer çok çabuk kazanıldı; bu kez kan dökme arzusuyla dolu olan kişi Asarhaddon’du. Askerlerini Nil Deltası’na yöneltti.

Taharka ve ordusu, Asurlularla karşı karşıya geldi. On beş gün boyunca meydan savaşları verdiler ve Asarhaddon, istemeyerek de olsa bu savaşların “çok kanlı” geçtiğini itiraf etti. Ancak Nübyeliler Memfis’e çekilmek zorunda kaldı. Beş kez yaralanan Taharka, canını kurtardı ve Memfis’i terk etti. Asarhaddon, tipik Asurlu davranışıyla köylüleri katletti ve “kellelerinden yığınlar oluşturdu”. Asurlu, daha sonra şöyle yazacaktı: “Kraliçesini, haremini, veliahdı Uşankuru ile geri kalan oğulları ve kızlarını, mallarını, eşyalarını, atlarını, sığırlarını, sayılamayacak kadar çok sayıdaki koyunlarını Asur ülkesine götürdüm. Kuş’un kökünü Mısır’dan kazıdım.” Asarhaddon, Taharka’nın oğlu Uşankuru’nun boynuna bir ip bağlanmış halde Asurlu’nun önünde diz çökerken resmedildiği bir de stel yapılmasını istedi.

Ne var ki Taharka, Asarhaddon’dan daha fazla yaşadı. 669’da “Nübyelilerin Memfis’i geri aldığını öğrenen Asarhaddon, Mısır’a giderken yolda öldü. Asurlular, başlarında yeni krallarıyla ve bu kez esir aldıkları isyancı askerlerle dolu bir orduyla yeniden kente saldırdılar. Taharka’nın hiç şansı yoktu. Güneye, Napata’ya kaçtı ve bir daha Mısır’ı asla görmedi.




Blogger tarafından desteklenmektedir.